Kudsi Erguner

Opera binası dururken düğün salonu istiyorlar

Sanatta 40. yılını kutlayan neyzen Kudsi Erguner, Paris’in görkemli opera binalarında etkinlik düzenlemeyi reddedenlerin, düğün salonlarında sanat adına masraftan kaçınmayışlarına hayıflanıyor.

Neyzen müzikolog Kudsi Erguner 60. Yaş gününü ve 40. Sanat yılını Paris’te kutladı.

Türkiye’nin UNESCO Nezdindeki Daimi Temsilciliği’nde düzenlenen bir resepsiyondaki kutlamaya sanatçının çeşitli ülkelerden müzisyen ve diğer sanatçı arkadaşları, öğrencileri ve dostları katıldı. Resepsiyonda yapılan konuşmalarda Mevlana’nın izinden giden Erguner’in müzik yoluyla kültürlerarası diyaloğa ve hoşgörü düşüncesine yaptığı katkı vurgulandı. Kudsî Erguner sadece usta ve üstad bir ‘Neyzen’ değil, aynı zamanda fikir sahibi bir aydın. 40.sanat yılını kutlayan Erguner’e bir dokunduk bin ahh işittik.

Yurtdışında sıklıkla konserler veren bir sanatçı olarak Türk müziği konusunda yapılan uluslararası çalışmaları nasıl buluyorsunuz?

Türkiye dışında, devlet eliyle organize edilen konserler, ne yazık ki taşra düğününe dönmekte. Konsere gelen insanlar da genelde konsoloslukların davetliler listesinde olduklarından, müziğe olan ilgileriyle değil, lütfen orada bulunan bir izleyici kitlesi. Bu resmi konserler Türk halkına, ‘Paris’, ‘Berlin’ ya da ‘Köln sarsıldı’, falanın konserinde Almanlar, Fransızlar ‘mest oldu, coştu’ gibi medya haberleriyle yansıtılmakta. Destek görmesi gereken öncelikle tarihi kültürümüz, bir de Türkiye’nin prestiji için elzem olan, modern de olsa, eğlence içerikli olmayan sanatsal eserlerdir. Bazen insanın içi yanıyor. Paris’teki Bastille Operası’ndan Robert Wilson adlı önemli bir sahne yönetmeniyle ‘Bir göz kırpışta Rumi’ diye hazırladığım bir proje için teklif aldım. Çok estetik ve çok görsel bir çalışma. Müziğini benim yaptığım ortak bir proje. Sahne dekoru çok ağır. İki tır malzeme var. Prodüktörümüz eldeki bütçenin yetmeyeceğini, bir desteğe ihtiyaç olduğunu bildirdi. Belki Türkiye’den bir yardım gelir diyerek, bir iki makama yazdım, ses gelmedi. Ama buna ses vermeyen kültürden sorumlu yetkililer bana ‘Paris’te filanca bölgenin belediye başkanı arkadaşımız, belediye binasının düğün salonunda bir konser verir misiniz’ diye ricada bulunuyorlar. Dünyanın en görkemli opera binasına girmeyi reddedenler, belediyenin düğün salonunda sanat olayı yapacaklarına inanarak büyük masraflar yapabiliyorlar!

Avrupa’da yaşayan Türk’lerin kültür yaşamlarını gözleme imkanınız oldu. Bir sanatçı olarak, öncesi ve bugünü nasıl?

Her göç edilen ülkede ve kentte durum farklı. Fransa’daki Türklerin kültürel hayatı Almanya’dakilere göre daha sönük. Bunun nedeni bence, Almanya’daki Türk göçmenlerin üçüncü, dördüncü nesle ulaşması, bu nedenle kültürel hayatlarının daha yerleşik hale gelmesi. Kırk senedir Avrupa’nın ve dünyanın her yerinde konserler veriyorum. Eski yıllara nazaran Türklerin kültür yaşamına biraz daha fazla katılımı olduğunu gözlüyorum. Eskiden konserlerimize Türkler hiç gelmezdi. 1976 senesinde Berlin’de, -ki Türkler’in o zaman da en yoğun olduğu şehir- tıklım tıklım dolu ikibin kişilik bir salondaki konserimizde sadece iki Türk vardı. Acele fotoğraf çekip haber yapmak isteyen Hürriyet gazetesinin iki muhabiri. Göçmen Türklerin sanat ve müziğe, kültüre neden uzak durduklarını anlamak önemli bir sosyolojik araştırma konusudur.

Şimdi durum nasıl?

Şimdi konserlerin neredeyse yüzde yirmisi veya otuzu Türklerden oluşuyor. Tabi bu oran Fransa’da daha düşük. Paris’te asimile olmuş bir Türk komünütesi var. Yani her şeyiyle buraya uymuş, iç dünyalarında da Fransızlaşmış, entellektüel çevre, konserlerimize geliyorlar ama işçi göçmenler böyle bir ihtiyaç hissetmiyorlar.

Türk kültürü Fransız halkınca ve entellektüelince nasıl görülüyor?

Şöyle düşünmek lazım: Fransız, Alman, Türk ayrımı yapmadan, her toplumun eskiden ‘havâs’ dediğimiz elit bir şehir kültürü ve bir de taşra ve köy insanından oluşturduğu ‘avam’ kültürü vardır.

Genelde sanatı yaşatan ve yaşayan bu havâs kitledir. Avamın güzel sanatlarla ilişkisi çoğu kez bazı ihtiyaçlarını gidermek için olur.

Bizim ülkemizin havâsı kültürümüzden ayrı yaşıyor kendine başka bir dünya yaratmış. Halbuki, Fransa’nın eliti, özellikle de 60’lı yıllardan sonra, sadece kendi medeniyetinin ve kültürün değerleriyle, sanatlarıyla değil, tüm dünya ile çok daha ilgili. Belki bu ilgide sömürgecilik döneminin etkisini görmek de mümkün. Batının, bugünkü sanat dünyası, kendi tarihi kültürel birikimleriyle ve diğer kültürler arasında köprüler kuran bir devamlılık içinde. Ülkemizin havâsı için Üsküp, Şam ve Bağdad gibi bizim kültürel coğrafyamızın birçok sehri çok uzak; Itri ve Dede Efendi, Şevki Bey sanki birer yabancı, oysa Paris, Londra hatta Newyork komşu; Mozart, Schopen, Beethowen ise akraba. Bana soruyorlar, neden Almanlar, Fransızlar ve diğer yabancılar Türk müziği ile ilgileniyorlar? İnsanların hangi milletten olduğu önemli değil, önemli olan onların müziğe olan hassiyetleri. Bir yandan da Türkiye’de yeni bir fenomen var: Türkiye’nin sosyal yapısı değişiyor. Hani bizim havâs dediğimiz o batılılaşmış kitlenin yanında, taşradan büyük şehirlere göçedenlerin oluşturduğu geniş bir kitle var artık. Taşra göçmenleri, kısa zamanda ekonomik ve siyasi gücü ellerine geçirerek Türkiye’nin entelektüel hayatını da yönlendirmeye başladı. Bu kitle kendi değerlerine uygun bir hüviyet arıyor. Mevlana’yı, Osmanlı’yı, kısacası geçmişi ve bugünü kendi küçük dünyasına sığdırmaya çalışıyor. Bu telaşla bir araya gelmesi mümkün olmayan şeyleri de ivedilikle birbirine karıştırarak ‘kitch’ bir kültür ortaya çıkartıyor. Mesela, geçmişle ve gelecekle barışmak için camilerde okunan geleneksel Mevlid’i bırakıp, Mevlid Orotoryosu’nu hayal ediyor, lüks hotellerde yapılan düğünlerinde semazen döndürüyor, tasavvuf müziği zannederek oyun havası dinliyor.

Bu bir arayış mı?

Eğer arayış olsa, daha derinlemesine ilgi alanı oluşurdu. Mesela Mevlevilik; neredeyse herkes derviş, hatta şeyh. 1980’li yıllara kadar, bu konuda ehil kimseler dahi, böyle ulu orta iddialarda bulunamazlardı. Dün dedelerinin, babalarının tarikat mensubu olmasından utananlar, şimdi kendilerine manevi pay çıkartmak için tasavvufun ne olduğunu merak dahi etmeden, atalarının şeyhliği veya dervişliği ile yetiniyorlar.

Biraz da bu hakiki mekanlarda ve ehillerce icrası yapıl(a)madığı için mi?

‘Asıl’ olan kimseyi ilgilendirmiyor şu anda. Konya’da Mevlana’nın yıldönümünü yaptılar futbol sahasında. 300 kişi dönüyor, 30000 izliyor. Alttan dumanlar çıkıyor, lazer ışıkları gökyüzünü tarıyor, maytaplar patlıyor; arkada senfonimtrak bir müzik; smokinli bir adam ‘kırıta, kırıta’ tangomsu bir ritm üzerine Mevlana, Mevlana diye birşeyler okuyor. Bu curcunaya karşı kimseden bir tenkid gelmiyor. Türkiye insani büyük bir hazinenin üstünde oturuyordu. Birden hazine açıldı, içinden birşeyler çıktı, ama bunları nereye, nasıl koyacağımızı ve ne işe yaradığını da bilmiyoruz. Altın maşrapayı tuvalette kullanıp, abdest maşrapasında da ayran içmeye devam ediyoruz.

İşin ehlinin ya da aydınların bu konularda ikazlarda bulunması gerekmiyor mu?

Mevlevilikten misal verdim size. Milliyet gazetesinin arşivlerinde Refii Cevad Ulunay’ın Konya’da ilk ayinlerin yapıldığı yıllarda yazdığı makaleleri var. Mesela 1959 yılında girişi ücretli yapıp, gündüz ve gece matineler ilave etmişler. 250 kuruş ücret. Ulunay kıyametleri koparmış. ‘Nedir bu, biz dervişler sirk maymunu muyuz? Bu bir tarikat ayini, gösteri değil, niçin seyretmeye gelenlerden ücret alınıyor?’ diye hayırıyor. Bugünki rezaletlere ses çıkaran olmadığına göre işin ehli kalmadı. Bütün mesele, tarihi kültürün, sanatin popülist siyasete ve turizme alet olmadan var olabilmesi. Turistler olmasaydı bugün ne kilimimizden, ne halımızdan ne çinimizden, ne hattımızdan ne de eski musikimizden haberimiz olurdu. Ne yazik ki, birçok sanat ve gelenek sadece Avrupalılar ilgilendiği için ülkemizde kabül görerek ve bugüne gelebilmiştir.

Tasavvuf kültürünün kaynağı tekkeler konusunda yasaklar kalkmış gibi mi?

“Göz yumma o. Yasaklar devam ediyor, çünkü kanunlar geçerli. O zamanki siyasi dengeler ve şimdiki siyasi dengeler farklı. Global değişikliklerin getirdiği ve Türkiye’de yeni değerlerin yerleştirilmeye çalışıldığı bir zamana geldik. 1974 yılında Fransız radyosu tarafından yayınlanan ilk 33 devirlik ‘Türk Tasavvuf Müziği’ plağını Paris Türk Kültür Ateşesi görünce, beni sertçe uyardı ve ‘Sen gençsin, böyle şeylerle uğraşma’ diye nasihat etti. İstanbul’da benim neslimden neyzen neredeyse bir elin parmakları kadarız. Şimdi ise70 tane ney atölyesi var. Bizden önceki ve bizim neslimiz ney üflemeye teşvik edilmedi, hatta bu kültürle ilgilenmesi engellendi.

Geleneklerle bağını koparmamış bir neyzen olarak konser ve amatör icra ikilemi yaşıyor musunuz?

Her sanatkar sanatını paylaşmak ister. Eskiden müzik ile ilgili olanların sanatçı ile buluştuğu meclisler, cemiyetler vardı. Örneğin, rahmetli babam, neyzen Ulvi ve dedem, neyzen Süleyman Erguner’in gelecek diye yolunu bekleyen insanlar vardı. Biz Çapa’da oturuyorduk. Her cumartesi ve pazar Üsküdar’a, Özbekler Tekkesi’ne ve bazen de başka meclislere gidiyorduk. Oralarda ney’e meftûn insanlara, biraz ney üflemek için karda kışta yol katettiğimiz gibi, musiki dinlemeye gelenler de çok meşakkatli yollardan gelirlerdi. Ve o devirde, ne babamın ne başkalarının arabası olmadığı için, herkes yayan gelip giderdi. İstanbul artık bir milyon nüfuslu bir şehir değil, bir megapol. Ne sanatçıda ne de müzikseverlerde eski özveriyi, heyecanı aramak lüzumsuz. Amatör icra çok nadir olan bir şey artık. Müzikte de herşey gibi bir tüketim konusu.

Müzikal anlamda geçmişin mirasından yararlanabiliyor muyuz peki?

Kabiliyetli, genç müzisyenler yetişti, ancak geçmiş mirastan faydalanamıyorlar. Bugün, geleneksel enstrümanlarla üretilen ve yayınlanan yeni müziklerin klasik repertuarlardan hiç etkilenmediği kesin. Eskinin yeniye mani olduğu inancı birçok başka konuda olduğu gibi müzikte de var. ‘Kimse dinlemez ki’ diyerek sanatçılarımız, tarihi repertuarları terk edip ne olduğunu bilmedikleri bir yeniliğin peşindeler. Kaynak eserlerden uzaklaştıkça da bence sanat değeri olmayan, saçma sapan müzikler çıkıyor ortaya.

Müzik endüstrisi ve pazarının da büyük bir payı var herhal?

Tabii plak şirketleri sanat ürününe ticari açıdan bakacaklar, ama devletin kültür kurumlarını yönetenlerin, tüm olanakları, sansasyon arayışıyla aynı ticari tüketim ürünlerine harcamaları çok acı. Devletin Türk Sanat Musikisi sanatçısı Muazzez Abacı’ya CD yaptırması bunun en güzel örneğidir. Hazret-i Pîr Mevlânâ’nın türbesinin önünde bir satış büfesinden, Kültür Bakanlığı’nın yayını ve üzerinde ‘Mevlevî ayini’ yazılı bir CD aldım. Konyalı bir arkadaşımızın bestelediği, eski taklidi bir mevlevi ayini. Bence, Kültür Bakanlığı’nın görevi herşeyden önce ilk örnekleri 14-15. yüzyıla ait ‘Beste-i Kadîm’ yani eski besteler; Itrî, Nâyî Osman Dede, İsmail Dede, Ali Nutkî Dede ve Zekai Dede gibi âbide bestekârların elliye yakın Mevlevi ayini bestelerini çaldırıp yayınlamak olmalıdır. Belki bu sayede yeni bestelenenler de daha kaliteli olacaktır. Ben Türk devletinden hiç bir yardım görmeden çoğu Amerika, Avrupa ve Japonya’da 110 CD yayınladım. Bunların büyük bölümü hiç bilinmeyen çalınmamış geleneksel müzikler. Tasavvuf müziği, fasıl, klasik fasıl, Osmanlı davulları, İstanbul şarkıları, Tanburi Cemil Bey, Tatyos Efendi, Turkçe ve Rumca İstanbul Türküleri, Rumeli Türküleri, Mevlevi ayini pesrevleri, Kur’an-ı Kerim, Gazeller ve Mevlevi ayinleri. Önceliğim, beni müzisyen yapan, zevkimi yücelten eski ustaların eserlerinde oldu.

Devlet adamlarının herhangi bir nedenle bu veya diğer elzem konulara maddi desteği tam olmayabiliyor. Peki, kültüre yatırım yapan zenginler neden

Kırk senedir Paris’de Ney’im ile sanatımdan geçinen insanım. Tüm dünyada oluşturduğum bir izleyici kitlesi var. Benim şahsi bir ihtiyacım veya menfaatim yok, ama ticari olmayan çalışmalarımın destek görmesini elbette arzu ederim. Her zenginimizin bir senfoni orkestrası var, peki niye tarihi musikiye ve onun yaşayan bugünkü şekline destek veren özel bir kurum yok? 40-50 binin uzerinde eser var, bunlar çalınmayı, dinlenebilmeyi bekliyor.

Kurumlaşma tespitiniz çözümde olmazsa olmaz bir şart herhalde?

Nasıl tarihi mimari eserleri korumak insanlık önünde bir görev ise, tarihe mal olmuş musikinin korunması da kurumların görevidir. Hâlâ Itri’nin, Osman Dede’nin, hatta Saadeddin Kaynak’ın eserini herkes sevecek diye uğraşmanın anlamı yok. Bu mirastan zevk alacak, gurur duyabilecek nesiller yetişene kadar, kurumların eski müziğimizi koruması gerekir. Bu klasik bir kültürdür. Kanunen hala tekkeler ve tarikatler yasak. Evet, bu durum tam bir şizofreni. Dostum yazar gazeteci Nezih Uzel beyi evvelki yıl Konya’da polis okulu mezunları için yapılan bir Mevlevi gösterisine davet etmişler. Sağında Emniyet Genel Müdürü solunda İçisleri Bakanı ve diğer resmi protokol. Gösteri bitince Nezih bey, biraz şaka yollu, sayın bakanım, sayın müdürüm şimdi bu arkadaşların hepsini, kıyafet kanununa ve tekkeler tarikatlar kanununa muhalefetten tutuklamanız gerekir, demiş. Öyle ya, geçerli kanunlara göre sahnedekiler suç işliyor, seyredenler de o kanunları korumakla görevli binlerce polis ve amirleri. İnsanlara yetmiş sene ‘Bu kötüdür’ dedikten sonra birden aynı şeye ‘iyi’ demeye başlanırsa bir karmaşa kaçınılmaz tabii. Bir zamanlar tekkeydi, tarikat idi bunlar umacaydı. Hacıydı, hocaydı ‘sakın ha!’ idi. Böyle konuşuluyordu. Ailemizden başkasıyle bırakın tekke lafını, imasını bile etmiyorduk. Şimdi nerdeyse herkes tekkeci, tarikatcı oldu. Peki serbest bırakılsa daha iyi olmaz mı? Allah muhafaza! Ehil olmayan insanlara kapı açılmış olur. Binlercesi şeyhliğini ilan eder. Kafaları karışık sürüyle insan var. Allah muhafaza!

Ama müzik alıcısı tarafından bakıldığında Çin mallarına hücum misali, taklide rağbet biraz daha mı fazla?

Acı bir şey. Kalp para hakiki paranın yerini alınca değer ölçüleri tersine dönüyor ve sahte olan hakikisinden daha çok itibar görüyor.

Tekkeler 1925’de kapatıldı. O devirde kemale erdim diyen insanın, en az 25 ile 30 yaşında olması lazım. Dedeniz o tarihlerde o yaşlarda mıydı?

Evet, o nesil 60’lı yıllarda 70-75’ine gelmişti. Yasakların ağır olduğu devirler. O nesil eridi, bitti. Onlardan sonraki nesil ise dergâhlarda yaşamış olanları kahve köşelerinde tanıdı. Onların da ‘Ben onun müridi oldum, ondan el aldım’ diyecek hali yok. Ama yine de, hani ne derler: Bir sana yağı ile bir de tereyağı ile gıdalanmak var. İki türlü referans var. Aklî ve naklî. Eğer mesele nakil ise, yani geleneği devem ettirme, ‘transmisyon’ meselesiyse, o kesin olarak baltalandı. Bir tarikatın geleneği cemaat halinde yaşamakla devam edebilir. O da zaten mümkün değildi. Mevlevilik ve Mevlana veya tasavvufla ilgili kaynak eserleri de okuyan yok. ‘Dervişim’ diyen çok ama sorsanız Mevlana’nın hayatından, sözünden bîhaber. Sadece kahvede tanıdığı o adamın hatırası ve sohbeti ile yetiniyorlar. İşin bir de aklî tarafı var. Allah’ın rahmetinden ümîd kesilmez, belki de şu an nice Mevlanâlâr yeniden zuhur etmiş de farkında bile değiliz. Mevlevilik ve Mevlana Batı’da biraz daha fazla tanınıyor, en azından okuma ve ilmi inceleme isteği daha fazla denebilir mi? Batı’da da insanlar kendi kitlesine konuyu istediği şekilde adapte ediyor. Colmen Barks adında bir yazar var. ‘The Essential Rumi’ adlı kitabı milyonlara satılıyor. Kendisini Hindistan’da tanıdım ve biraz sohbet de ettik. Bana, ‘Ben tasavvuftan anlamam ve bilmem, sadece Amerikalı bir şairim. Bir gün editörüm benden Mevlana Rumi’nin eski akademik tercümelerini vererek Amerikan şiirine adapte etmemi istedi. Ben de o eski İngilizce tercümelerden esinlenerek şiirler yazdım’ dedi. Ama daha sonra yaptığı konuşmalara baktım: Zavallı daha mistik iddilara duçar olmuş; güya Mevlânâ hazretleri ona rüyasında ‘Gel, gel ne olursan ol, gel’ demişmiş. Kitabının adı ‘Rumi’nin Hülasası’ Ne büyük iddia. Sen 700 yıllık mevlevîliği, Mevlanâ’nın 25 bin beyitlik Mesnevi’sini, 45 bin beyitlik rubailerini, gazellerini, Fihi Mâ Fihi’ni, Kitab-i Maarifi ne zaman okudun, anladın ki, hülasasını yaptın? Amerikan toplumu bu tip eserlerle kendi mistik ihtiyacını giderebilir ama bizim insanımızın Mevlana’yı bu kitapların tercümelerinden keşfedip öğrenmesi gülünç bir zavallılıktır. Eğer bir Batılı dinimizle, Mevlana’mızla ilgileniyorsa ve hatta onlar dahi Mevlevi ve Müslüman olmuşsa İslam dininin iyi olduğuna ikna oluyoruz.

Türkiye’deki kültürel atmosfer de bu açıdan çok vahim yani…

Türkiye şu anda göç sonucu büyük şehirlileşmiş taşra kültürünü yaşıyor, bu bir sentezdir. Eskiden yaşayan bir kültür olduğu için, İstanbul yeni geleni İstanbullu yapabiliyordu. Alaeddin Yavaşca Kilislidir, tıp tahsili yapmak için İstanbul’a gelmiştir ve tam bir İstanbullu olmuştur. Necdet Yaşar, bağlamasıyla Antep’ten iktisat tahsili yapmak için gelmiş ve ünlü tanbur ustası olmuş. Yine Urfalı İhsan Özgen, ki asrımızın Tanburi Cemil Bey’idir. Tanburda, violonselde, kemençede, udda ustaların ustası olmuştur.

Taşra kültürünün getirdiği müzikal beğeniler de klasiğe yaşam alanı bırakmıyor sanırım…

Nasıl tarihi mimari eserleri korumak insanlık önünde bir görev ise, tarihe mal olmuş musikinin korunması da kurumların görevidir. Hâlâ Itri’nin, Osman Dede’nin, hatta Saadeddin Kaynak’ın eserini herkes sevecek diye uğraşmanın anlamı yok. Bu mirastan zevk alacak, gurur duyabilecek nesiller yetişene kadar, kurumların eski müziğimizi koruması gerekir. Bu klasik bir kültürdür. Kanunen hala tekkeler ve tarikatler yasak. Evet, bu durum tam bir şizofreni.

Mevlana ve Mevlevilik konusunda cehaletimiz de bu şizofrenik durumun bir sonucu mu?

Kendimize, dinimize güvensiziz ki, ancak üstün çağdas ve medenî bildiğimiz bir Avrupalı ilgilenirse değerlerimizin farkına varıyoruz. Amerikalılaşmış Türk isimli yazarlarımız da batılı yazarlardan farklı değil. Türk toplumunun Mevlânâ ve Şems’i piyasa yazarlarından öğrenmesi acı bir şey. İnsanımızın, hayal ürünü romanlarla tarihi gerçeği birbirinden ayırd edemeyecek kadar cahil olması vahimdir. Uydurma, yalan yalnış eserlerin yazılması gayet normal, ancak daha vahim olanı muhafazakar ve dindar geçinen bazı cemaat liderlerinin bu tip kitaplardan milyonlarca aldırıp müridlerine bedava dağıttırmalarıdır.

Son olarak yakında gerçekleştireceğiniz konserler nerelerde olacak diye sorsak?

Şubat ayında Güney Amerika turnesi olacak. Mart ayında Almanya’da iki konserim var. Nisan’da da inşaallah İtalya’da Venedik’de olacağım. Mayıs Paris ve çevresinde Haziran ayında Istanbul Festivali ve Romanya turnesi …

KADİR AKKAYA / FRANSA
7 Şubat 2012 Salı
Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s